escort malatya escort, konya escort eskişehir escort Ekim, 2012 | Siyami Özkan

Archive for 20 Ekim 2012

Halka Açık Olmayan Şirketlerde Kayıtlı Sermaye Sistemi

Gümrük ve Ticaret Bakanlığından:

HALKA AÇIK OLMAYAN ŞİRKETLERDE KAYITLI SERMAYE

SİSTEMİNE İLİŞKİN ESASLAR HAKKINDA TEBLİĞ

(19.10.2012 tarih ve 28446 sayılı R.G de yayımlanmıştır.)

Amaç

MADDE 1 – (1) Bu Tebliğin amacı, şirketlerin kayıtlı sermaye sistemini kabul etmelerine, kayıtlı sermaye sistemine geçmelerine, bu sistemde sermayelerini artırmalarına, kayıtlı sermaye tavanını yükseltmelerine, sistemden çıkmalarına veya çıkarılmalarına, yönetim kurulunun imtiyazlı ve primli paylar ihracına, rüçhan haklarını sınırlamasına ve diğer hususlara ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Kapsam

MADDE 2 – (1) Bu Tebliğ hükümleri, kayıtlı sermaye sistemini kabul eden halka açık olmayan anonim şirketleri kapsar.

Dayanak

MADDE 3 – (1) Bu Tebliğ, 14/1/2011 tarihli ve 6103 sayılı Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 20 nci maddesinin üçüncü fıkrasına dayanılarak hazırlanmıştır.

Tanımlar

MADDE 4 – (1) Bu Tebliğde geçen:

a) Bakanlık: Gümrük ve Ticaret Bakanlığını,

b) Başlangıç sermayesi: Kayıtlı sermaye sistemini kabul eden şirketlerde, kuruluşta veya kayıtlı sermaye sistemine ilk geçildiğinde sahip olunması zorunlu sermayeyi,

c) Çıkarılmış sermaye: Çıkarılmış payların tümünün itibari değerlerinin toplamını temsil eden sermayeyi,

ç) Genel Müdürlük: İç Ticaret Genel Müdürlüğünü,

d) Halka açık olmayan anonim şirket: 28/7/1981 tarihli ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu uyarınca, pay senetleri halka arz edilmiş olmayan veya halka arz edilmiş sayılmayan anonim şirketleri,

e) Kanun: 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununu,

f) Kayıtlı sermaye: Şirketlerin, Kanunun esas sermaye sistemindeki sermayenin artırılmasına ilişkin hükümlerine tabi olmaksızın yönetim kurulu kararı ile yeni pay çıkarmak suretiyle ulaşabilecekleri azami sermaye tavanını gösteren ve esas sözleşmelerinde yer alan sermayeyi,

ifade eder.

Kayıtlı sermaye sistemini kabul etme ve bu sisteme geçme şartları

MADDE 5 – (1) Başlangıç sermayesi en az yüzbin Türk Lirası olan şirketler; Bakanlıktan izin almak şartıyla kuruluşta kayıtlı sermaye sistemini kabul edebilirler veya sonradan esas sözleşmelerini değiştirerek kayıtlı sermaye sistemine geçebilirler.

(2) Kayıtlı sermaye sistemine geçecek şirketlerde çıkarılmış sermayenin tamamının ödenmiş olması ve sermayenin karşılıksız kalmamış olması şarttır. Kuruluşta kayıtlı sermaye sistemini kabul edecek şirketlerde ise başlangıç sermayesinin tamamının ödenmiş olması gerekir.

(3) Kayıtlı sermaye sistemini kabul etmek veya bu sisteme geçmek isteyen şirketlerin esas sözleşmelerinde en az;

a) Başlangıç sermayesi,

b) En fazla beş yıl olmak üzere yönetim kuruluna verilen sermayeyi kayıtlı sermaye tavanına kadar artırma yetkisinin süresi, sürenin başlangıç ve bitiş tarihleri,

c) Kayıtlı sermaye tavanı,

ç) Yönetim kurulunun sermaye artırımına ilişkin kararının ne şekilde ilan edileceği,

hususlarının belirtilmesi zorunludur.

(4) Yönetim kuruluna imtiyazlı veya itibari değerinin üzerinde pay çıkarma ya da rüçhan haklarını sınırlandırma yetkisi verilecek ise, buna ilişkin hükümlerin de esas sözleşmede yer alması zorunludur.

(5) Kayıtlı sermaye tavanı başlangıç sermayesinin beş katından fazla olamaz. Kayıtlı sermaye tavanı, çıkarılmış sermayenin kayıtlı sermaye tavanına ulaşıp ulaşmadığına bakılmaksızın esas sözleşme değiştirilerek yükseltilebilir. Kayıtlı sermaye sisteminin kabul edilmesinden veya sisteme geçilmesinden sonra izleyen dönemlerde kayıtlı sermaye tavanı, esas sözleşmenin değiştirileceği genel kurul toplantısı sırasındaki çıkarılmış sermayenin en fazla beş katı olarak belirlenebilir.

(6) Üçüncü fıkranın (b) bendi uyarınca yönetim kuruluna tanınan yetki süresinin dolmasından sonra, yönetim kurulunun sermaye artırımı kararı alabilmesi için esas sözleşmenin değiştirilerek yönetim kuruluna yeniden yetki süresi belirlenmesi şarttır. En geç yetki süresinin dolduğu yıl genel kurul toplantısında yetki süresine ilişkin esas sözleşme değişikliği yapmayan şirketler kayıtlı sermaye sisteminden çıkmış sayılırlar. Esas sözleşmede belirlenen yetki süresi içinde yönetim kurulunun değişmesi, yönetim kuruluna verilen yetkiyi ortadan kaldırmaz.

(7) Kuruluşu ve esas sözleşme değişikliği Bakanlık iznine tabi olan şirketlerin dışındaki şirketlerde, kayıtlı sermaye tavanının arttırılmasına ve sermaye artırımı hususunda yönetim kuruluna verilen yetkinin süresinin uzatılmasına ilişkin esas sözleşme değişiklikleri Bakanlığın iznine tabi değildir.

(8) Kayıtlı sermaye sisteminden çıkmış sayılan şirketlerin bundan sonra gerçekleştirecekleri sermaye artırımlarında, Kanunun esas sermayenin artırılmasına dair hükümleri uygulanır.

Genel Müdürlüğe başvuru ve Bakanlık izni

MADDE 6 – (1) Kayıtlı sermaye sistemini kabul etmek veya bu sisteme geçmek isteyen şirketler, Genel Müdürlüğe başvurarak izin alırlar. Bu izin; Kanunun 333 üncü maddesi uyarınca kuruluşu ve esas sözleşme değişikliği izne tabi olan şirketlere, kuruluş veya esas sözleşme değişikliği izni ile birlikte verilir. Kayıtlı sermaye sistemine kabul edilmesine veya bu sisteme geçmesine izin verilen şirketlerin kayıtlı sermaye tavanı içinde yapacakları sermaye artırımlarında Bakanlık izni aranmaz.

(2) Kuruluşta kayıtlı sermaye sistemini kabul edecek şirketler izin başvurusunda;

a) Şirket kurucularının imzaları noterce onaylanmış esas sözleşme örneğini,

b) Başlangıç sermayesinin tamamen ödendiğine dair banka mektubunu,

c) Esas sözleşme ile yönetim kuruluna imtiyazlı veya itibari değerinin üzerinde pay çıkarma veya rüçhan hakkını sınırlandırma yetkilerinin verilmesi halinde, bunların ve kayıtlı sermaye sisteminin kabul edilmesinin gerekçelerini içeren kurucular tarafından imzalanmış beyanı,

dilekçe ekinde vereceklerdir.

(3) Kayıtlı sermaye sistemine geçmek isteyen şirketler izin başvurusunda;

a) Yürürlükte bulunan, tüm değişiklikleri içeren ve tek bir metin haline getirilmiş, şirketi temsile yetkili kişilerce onaylanmış esas sözleşme örneğini,

b) Şirket yönetim kurulunca hazırlanmış esas sözleşmede yer alacak kayıtlı sermaye maddesi taslağı ile esas sözleşmesinin kayıtlı sermaye sistemine uyum sağlaması için değişmesi gereken diğer maddelerine yönelik değişiklik taslaklarını,

c) Şirket sermayesinin tamamen ödendiğine ve sermayenin karşılıksız kalmadığına ilişkin yeminli mali müşavir veya serbest muhasebeci mali müşavir raporunu,

ç) Son üç yıla ait bilanço ve gelir tablosunu,

d) Esas sözleşme ile yönetim kuruluna imtiyazlı veya itibari değerinin üzerinde pay çıkarma veya rüçhan hakkını sınırlandırma yetkilerinin verilmesi halinde, bunların ve kayıtlı sermaye sistemine geçilmesinin gerekçelerini içeren şirketi temsile yetkili kişilerce imzalanmış beyanı,

e) Bağımsız denetime tabi olan şirketlerde denetleme raporunu,

dilekçe ekinde vereceklerdir.

(4) Şirketlerin başvuruları ile ilgili Genel Müdürlükçe yapılacak değerlendirmelerde, Kanunun genel amaç ve ilkeleri, bu Tebliğ hükümleri, piyasanın gerekleri, kayıtlı sermaye sisteminin gayesi, ortakların hak ve yararları, şirketin yasal yükümlülüklere uyma durumu gibi hususlar göz önünde bulundurulur.

Bakanlık izninden sonra yapılacak işlemler

MADDE 7 – (1) Kayıtlı sermaye sistemine geçmek için Bakanlıktan izin alındıktan sonra genel kurul usulüne uygun olarak toplantıya çağrılır. Genel kurul, Kanunun 421 inci maddesinin birinci fıkrasındaki nisaplarla, şirketin kayıtlı sermaye sistemine geçilmesine ilişkin esas sözleşme değişikliklerini karara bağlar.

(2) Kayıtlı sermaye sistemine geçiş, yönetim kuruluna verilen yetki süresinin uzatılması veya kayıtlı sermaye tavanının artırılmasına ilişkin olarak yapılacak esas sözleşme değişikliklerinin, imtiyazlı pay sahiplerinin haklarını ihlal edici nitelikte olması halinde, bu kararın anılan pay sahiplerinin yapacakları özel bir toplantıda onanması zorunludur. Bu durumda Kanunun 454 üncü maddesi hükmü uygulanır.

(3) Genel kurulca onaylanan esas sözleşme değişiklikleri ticaret siciline tescil ve ilan ettirilir.

Kayıtlı sermaye sisteminden çıkma ve çıkarılma

MADDE 8 – (1) Kayıtlı sermaye sistemini kabul eden veya bu sisteme geçen şirketlerin, esas sözleşmelerinde belirlenen süre dolmadan önce bu sistemden çıkmak istemeleri halinde, yönetim kurulunca esas sözleşme değişiklik taslağı hazırlanarak Genel Müdürlüğe başvurulur. Bakanlığın bu konudaki izni ve Kanunun 421 inci maddesinin birinci fıkrasındaki nisaplara uygun olarak alınan genel kurul kararı üzerine sistemden çıkılabilir. Buna ilişkin esas sözleşme değişikliği ticaret siciline tescil ve ilan ettirilir.

(2) Kayıtlı sermaye sisteminden çıkmış sayılan şirketlerin, bu tarihten sonra esas sermaye sistemi uyarınca yapacakları sermaye artırımına bağlı esas sözleşme değişikliği sırasında, kayıtlı sermaye sistemine ilişkin hükümleri esas sözleşmeden çıkarılır.

(3) Kayıtlı sermaye sisteminin amacı dışında; ortakların ve diğer tasarruf sahiplerinin istismarına yol açacak şekilde kullandığı anlaşılan, ortaklık yapısı nedeniyle bu sisteme ihtiyaç duymaksızın kolayca sermaye artırımı yapabilecek durumda olan ve bu sisteme geçişte aranan diğer nitelikleri yitiren şirketler Bakanlık tarafından sistemden çıkartılabilir. Kayıtlı sermaye sisteminden çıkan veya çıkartılan şirketler, çıkış tarihinden itibaren en az 2 yıl geçmeden yeniden sisteme kabul edilmezler. Ancak, şirket yönetiminin değişmesi veya kayıtlı sermaye sisteminden çıkma veya çıkartılma sebeplerinin ortadan kalktığının ispatlanması şartıyla, şirketlerin başvurusu üzerine 2 yıllık sürenin dolması beklenmeksizin şirketlerin yeniden kayıtlı sermaye sistemine geçmelerine Bakanlıkça izin verilebilir.

Kayıtlı sermaye sisteminde sermayenin artırılması

MADDE 9 – (1) Yönetim kurulu sermaye artırımında; artırıma ilişkin aldığı kararı, çıkarılmış sermayeyi gösteren esas sözleşme maddesinin yeni şeklini, yeni payların itibarî değerlerini, cinslerini, sayılarını, imtiyazlı olup olmadıklarını, imtiyazlı paylara ve rüçhan haklarına ilişkin sınırlamaları ve kullanılma şartları ile süresini, prime dair kayıtları ve bunun uygulanması hakkındaki kuralları esas sözleşmede öngörüldüğü şekilde ilan eder ve internet sitesi oluşturma yükümlülüğüne tabi şirketlerde internet sitesinde yayımlar.

(2) Yönetim kurulunun sermaye artırımına ilişkin kararında;

a) Artırılan sermayenin tutarı,

b) Çıkarılacak yeni payların itibari değerleri, sayıları, cinsleri, primli ve imtiyazlı olup olmadıkları,

c) Rüçhan hakkının sınırlandırılıp sınırlandırılmadığı, kullanılma şartları ile süresi,

ç) Gerekli görülen diğer hususlar,

belirtilir.

(3) Sermaye artırımının mevzuata uygun olarak gerçekleştirilmesinden sonra, sermaye artırımına ilişkin yönetim kurulu kararı ile çıkarılmış sermayeyi gösteren esas sözleşme maddesinin yeni şekli, yönetim kurulunca tescil ve ilan ettirilir.

(4) Sermaye artırımının iç kaynaklı olması durumunda kayıtlı sermaye tavanı aşılabilir. Dış kaynaklı sermaye artırımı yoluyla kayıtlı sermaye tavanı aşılamaz.

(5) Kayıtlı sermaye tavanına ulaşıldıktan sonra, yeni tavan belirlenmeden yönetim kurulu kararı ile sermaye artırımı yapılamaz.

(6) Sermaye artırımı sırasında, yönetim kurulu kararı ile imtiyazlı veya itibari değerinin üzerinde pay çıkarılabilmesi, pay sahiplerinin yeni çıkarılacak paylara ilişkin rüçhan haklarının veya imtiyazlı pay senedi sahiplerinin haklarının sınırlandırılabilmesi için esas sözleşmeyle bu hususlarda yönetim kurulunun yetkilendirilmiş olması şarttır.

(7) Yönetim kurulunun yeni çıkarılacak paylara ilişkin rüçhan haklarını kısıtlama yetkisi, pay sahipleri arasında eşitsizliğe yol açacak şekilde kullanılamaz.

Yürürlük

MADDE 10 – (1) Bu Tebliğ yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 11 – (1) Bu Tebliğ hükümlerini Gümrük ve Ticaret Bakanı yürütür.

Son Haliyle Defterlerin Açılış ve Kapanış Tastikleri

SON HALİYLE DEFTERLERİN AÇILIŞ VE KAPANIŞ TASDİKLERİ(*)

1. GİRİŞ

6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu gibi 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu(1)(YTTK)’na göre de, ister gerçek ister tüzel kişi olsun, her tacir ticari defter tutmak zorundadır (YTTK, m.64/f.1). Gerek eski gerek yeni TTK’nın defterlere ilişkin olarak öngördüğü yükümlülüklerden birisi de, tutulacak defterlerin açılış ve kapanış tasdikine (onayına) tabi tutulmasıdır. Ancak, 30 Haziran 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 26/06/2012 tarihli ve 6335(2) sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu’nun defterlerin tasdikine ilişkin düzenlemelerinde değişikliğe gidilmiştir.

İşte bu çalışmamızda, 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu’nda 6335 sayılı Kanunla yapılan değişiklik de dikkate alınarak en son haliyle ticari defterlerin tasdik ettirilmesi yükümlülüğü ve bu yükümlülüğe aykırılık için öngörülen cezalar üzerinde durulacaktır.

2. YTTK’NIN İLK HALİNE GÖRE DEFTERLERİN
AÇILIŞ/KAPANIŞ TASDİKLERİ VE TASDİK
YAPTIRMAMANIN CEZASI:

YTTK’nın 64. maddesinin üçüncü fıkrasının ilk halinde “Ticari defterler, açılış ve kapanışlarında noter tarafından onaylanır. Kapanış onayları, izleyen faaliyet döneminin altıncı ayının sonuna kadar yapılır. Şirketlerin kuruluşunda defterlerin açılışı ticaret sicili müdürlükleri tarafından da onaylanabilir. Açılış onayının noter tarafından yapıldığı hâllerde noter, ticaret sicili tasdiknamesini aramak zorundadır. Türkiye Muhasebe Standartlarına göre elektronik ortamda veya dosyalama suretiyle tutulan defterlerin açılış ve kapanış onaylarının şekli ve esasları ile bu defterlerin nasıl tutulacağı Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca bir tebliğle belirlenir.” denilmişti.

Bir başka deyişle, YTTK’nın ilk halinde, ticari defterlerin tamamı açılış ve kapanış tasdikine tâbi tutulmuştu. Dolayısıyla, 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu’nun ilk haline göre yevmiye defterinin, defteri kebirin, envanter defterinin, pay defterinin, yönetim kurulu karar defterinin, genel kurul toplantı ve müzakere defterinin hem açılış hem de kapanış tasdikine tabi tutulması şarttı. YTTK, işletmenin muhasebesiyle ilgili olmayan defterleri de ticari defter saydığından ve hatta Kamu Gözetimi, Muhasebe Ve Denetim Standartları Kuruluna başkaca defterleri tutma yükümlüğü getirme yetkisi de tanıdığından, anılan defterlerin sayısının zamanla artması mümkün idi. Ayrıca, Kanunun 1524. maddesinin altıncı fıkrası internet sitesinde yayımlanacak yönlendirilmiş mesajların basılı şekillerinin yazılacağı/yapıştırılacağı bir defter (internet sitesi defteri) tutulmasını da zorunlu tutuyordu. Yani, bu internet sitesi defterinin de açılış ve kapanış tasdikine tabi tutulması gerekecekti.

Ceza yönünden bakıldığında ise, YTTK’nın ilk halinde, ticari defterlerin açılış ve kapanış tasdiklerinin hiç ya da zamanında yaptırılmaması durumunda, ilgililere, ikiyüz günden az olmamak üzere -4.000 TL’den 73.000 TL’ye kadar(3)- adlî para cezası verilmesi öngörülüyordu (YTTK, m.562/f.1-c).

3. YTTK’NIN SON HALİNE GÖRE DEFTERLERİN AÇILIŞ/KAPANIŞ TASDİKLERİ VE TASDİK
YAPTIRMAMANIN CEZASI:

26/06/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanun ile YTTK’nın defterlerin açılış ve kapanış tasdiklerine ilişkin 64. maddesinin 3. fıkrası; değiştirildi.Yapılan bu değişiklik ile Kamu Gözetimi Kurulu’na verilen başka defter belirleme yetkisi ve internet sitesi defteri tutma yükümlülüğü kaldırıldı. Şirketler için maliyet doğuracağı gerekçesi ile de defterlerin açılış ve kapanış tasdikleri yeniden düzenlendi. Ayrıca, kanunun ilk halinde defterlerin açılış tasdiklerinin ne zaman yapılacağı açıkça belirtilmemişti. Bu eksiklik de yapılan değişiklik ile giderildi.

Dolayısıyla, 26/06/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle son halini alan YTTK’ya göre ticari defterlerin açılış ve kapanış tasdikleri şu şekilde yapılacaktır:

Açılış Tasdiki : Fiziki ortamda tutulan yevmiye defteri, defteri kebir, envanter defteri, pay defteri, yönetim kurulu karar defteri, genel kurul toplantı ve müzakere defteri için sözkonusu olacaktır(YTTK, m.64/f.3). YTTK’nın 64. maddesinin dördüncü fıkrası gereği burada ismi belirtilmeyen ancak işletmenin muhasebesiyle ilgili olmayan diğer ticari defterlerin de açılış onayları yaptırılacaktır. Bu defterlerin izleyen faaliyet dönemlerindeki açılış onayları, defterlerin kullanılacağı faaliyet döneminin ilk ayından önceki ayın sonuna kadar notere yaptırılacaktır. Kuruluş aşamasında defterler kullanılmaya başlamadan önce notere tasdik ettirilecektir. Kuruluş aşamasında tacir dilerse bu defterlerin açılış tasdiklerini ticaret sicili müdürlüklerine de yaptırılabilecektir (YTTK, m.64/f.3).

Pay defteri ile genel kurul toplantı ve müzakere defterinde yeterli yaprak varsa,bu defterler izleyen faaliyet dönemlerinde açılış tasdiki yaptırmaksızın kullanılabilecektir. Diğer defterler ise zorunlu olarak her yıl açılış tasdikine tabi olacaktır (YTTK, m.64/f.3).

Kapanış Tasdiki : sadece yevmiye defteri ve yönetim kurulu karar defteri için sözkonusu olacak, diğer defterler için kapanış tasdiki zorunluluğu aranmayacaktır. Bu iki defterin kapanış onayları izleyen faaliyet döneminin üçüncü ayının sonuna kadar notere yaptırılacaktır (YTTK, m.64/f.3).

Açılış ve Kapanış Tasdiki Aranmayacak Defterler : Ticari defterlerin elektronik ortamda tutulması halinde açılış ve kapanış onayı aranmayacaktır (YTTK, m.64/f.3).

Tasdik Ettirmemenin Cezası : 26/06/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanun, açılış ve kapanış tasdiklerinin yaptırılmaması durumunda uygulanacak cezaları da değiştirmiştir. Bir önceki bölümde belirtildiği üzere, YTTK’nın 562. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinin ilk halinde, ticari defterlerinin açılış ve kapanış tasdiklerini yaptırmayanlara 4.000 TL’den 73.000 TL’ye kadar adlî para cezası verilmesi öngörülüyordu. 6335 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle anılan adlî para cezası idarî para cezasına dönüştürülmüştür. Bu çerçevede, ticari defterlerin açılış ve kapanış tasdiklerini yaptırmayanlara 4.000 TL idari para cezası verilecektir (YTTK, m.562/f.1-c).

4. ÖZET VE SONUÇ

6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu’nun ilk halinde, ticari defterlerin tümü için açılış ve kapanış tasdiki zorunlu tutulmuş, kapanış tasdiklerinin izleyen faaliyet döneminin altıncı ayının sonuna kadar yaptırılması öngörülmüş, ticari defterlerin açılış ve kapanış tasdiklerini hiç ya da zamanında yaptırmayanlara 4.000 TL’den 73.000 TL’ye kadar adlî para cezası verileceği belirtilmişti. YTTK’da 26/06/2012 tarihli ve 6335 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğe göre fiziki ortamda tutulan yevmiye defteri, defteri kebir, envanter defteri, pay defteri, yönetim kurulu karar defteri, genel kurul toplantı ve müzakere defteri açılış tasdikine tabi tutulacaktır. Bu defterlerin izleyen faaliyet dönemlerindeki açılış onayları, defterlerin kullanılacağı faaliyet döneminin ilk ayından önceki ayın sonuna kadar notere yaptırılacaktır. Pay defteri ile genel kurul toplantı ve müzakere defteri yeterli yaprakları bulunmak kaydıyla izleyen faaliyet dönemlerinde de açılış onayı yaptırılmaksızın kullanılabilecektir. Diğer defterler ise zorunlu olarak her yıl açılış tasdikine tabi olacaktır

Kapanış tasdiki ise sadece yevmiye defteri ve yönetim kurulu karar defteri için sözkonusu olacak, diğer defterler için kapanış tasdiki zorunluluğu aranmayacaktır. Ticari defterlerin elektronik ortamda tutulması halinde ne açılış ne de kapanış onayı aranacaktır. 6335 sayılı Kanun, açılış ve kapanış tasdiklerinin yaptırılmaması durumunda uygulanacak cezaları da değiştirmiştir. Buna göre, ticari defterlerin açılış ve kapanış tasdiklerini yaptırmayanlara 4.000 TL idari para cezası verilecektir. Dolayısıyla, gerçek ve tüzel kişi tacirlerin, bahsigeçen idarî para cezasına muhatap olmamak için, ticari defterlerinin açılış ve kapanış tasdiklerini 6102 sayılı yeni TTK’nın öngördüğü şekilde ve sürelerde yaptırmaları menfaatlerine olacaktır.

(*) Bu çalışmada belirtilen görüşler yazarına ait olup, çalıştığı Kurumunu bağlamaz.

(1)Çalışmamızda, 13 Ocak 2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu için “Yeni Türk Ticaret Kanunu” manasında YTTK kısaltması kullanılmıştır.

(2) 26/06/2012 tarihli ve 6335 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 30 Haziran 2012 tarihli ve 28339 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

(3) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 52. maddesinin birinci fıkrasında adlî para cezasının “beş günden az ve kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde yediyüzotuz günden fazla olmamak üzere belirlenen tam gün sayısının, bir gün karşılığı olarak takdir edilen miktar ile çarpılması suretiyle hesaplanan meblağın hükümlü tarafından Devlet Hazinesine ödenmesi”nden ibaret olduğu belirtilmiştir. TCK’nın bahsigeçen 52. maddesinin ikinci fıkrasında ise bir gün karşılığı adlî para cezasının miktarının en az yirmi, en fazla yüz Türk Lirası olması hükme bağlanmış ve miktarın -bu alt ve üst sınırlar arasında- kişinin ekonomik ve diğer şahsi halleri göz önünde bulundurularak takdir edileceği ifade edilmiştir. Bu hükümler çerçevesinde, YTTK’nın m.562/f.1/c hükmünün ilk haline göre defterlerini tasdik ettirmeyenlere, 6.000 (300×20=6.000) TL’den 73.000 (730×100=73.000) TL’ye kadar adlî para cezası verilecekti.

Soner ALTAŞ             Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Başmüfettişi

Anayasa Mahkemesi VUK ile ilgili iptal kararı (Takdir Komisyonu Kararına herkes itiraz edebilecek)

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

4.1.1961 günlü, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun, 3.4.2002 günlü, 4751 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen Mükerrer 49. maddesinin (b) fıkrasının üçüncü paragrafının “Takdir komisyonlarının bu kararlarına karşı kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum, teşekküller ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları onbeş gün içinde ilgili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilirler.” biçimindeki birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Muammer TOPAL’ın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA, 31.5.2012 gününde karar verildi.

13 Ekim 2012 CUMARTESİ

Resmî Gazete

Sayı : 28440

ANAYASA    MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi    Başkanlığından:Esas Sayısı    : 2011/38Karar Sayısı : 2012/89Karar Günü : 31.5.2012

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN    : Bursa 2.Vergi Mahkemesi

İTİRAZIN KONUSU : 4.1.1961 günlü,     213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 3.4.2002 günlü, 4751 sayılı Kanun’un    1. maddesi ile değiştirilen mükerrer 49. maddesinin (b) fıkrasının üçüncü    paragrafında yer alan “Takdir komisyonlarının    bu kararlarına karşı kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum,    teşekküller ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları onbeşgün içinde ilgili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilirler.”cümlesinin, Anayasa’nın 2., 36. ve 125.    maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemidir.

I- OLAY

Sahibi olduğu arsanın emlak vergisinin dayanağı    olan takdir komisyonu kararının yürürlüğünün durdurulması ve iptali için    açılan davada, itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatine    varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:

“Davacı vekili    tarafından, davacı şirket adına Y.. İli, A… İlçesi, T.. Beldesi, D…    Mevkiinde bulunan taşınmazlar için 2010 yılına ilişkin olarak emlak vergisi    tahakkuk ettirilmesine dair işlemin, dayanağı asgari ölçü birim tespitine    ilişkin takdir komisyonu kararını iptali istemiyle T.. BELEDİYE    BAŞKANLIĞI’na karşı açılan davada, davacı tarafından, emlak vergisine ait    asgari ölçüde birim değerlerinin takdir komisyonlarınca belirlenmesine ve    bu komisyon kararlarına karşı mükelleflerin dava açma hakkını ortadan    kaldıran 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 49. maddesinin    Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürüldüğü, komisyon kararlarına karşı    mükelleflerin dava açma hakkını ortadan kaldıran hükmün Anayasa’ya aykırı    olduğu yolundaki iddiası Mahkememizce de ciddi görüldüğünden işin gereği    görüşüldü.

Dava Konusu Olayda Uygulanacak    İtiraza Konu Kanun Maddesi

213 sayılı Vergi    Usul Kanunun mükerrer 49. maddesinin (b) fıkrasının 3. bendinde; “Takdir    komisyonlarının bu kararlarına karşı kendilerine karar tebliğ edilen daire,    kurum, teşekküller ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları onbeş gün içinde    ilgili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilirler.” cümlesi yer almaktadır.

Anayasaya Aykırılık Sorunu

1982 Anayasasının 2.    maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin, …bir hukuk devleti olduğu    belirtilmiş, 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin, meşru vasıta ve    yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı    olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu    vurgulanmış, 125. maddesinin 1. fıkrasında ise, idarenin her türlü eylem ve    işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu hükümlerine yer verilmiştir.

Yukarıda yer verilen    213 sayılı Kanunun mükerrer 49. maddesi ile arsa ve araziye ait asgari    ölçüde birim değerlerin tespitinde takdir komisyonlarına yetki verilmiştir.    Bu yetki uyarınca takdir komisyonlarınca her dört yılda bir belirlenen    asgari birim değerleri emlak vergisinin tarh ve tahakkukunda esas    alınmaktadır. Ancak itiraza konu kanun hükmü ile takdir komisyonu kararlarına    karşı dava açma hakkı belirli kurumlara verilerek taşınmaz sahibi ve aynı    zamanda emlak vergisi mükellefi olan gerçek veya tüzel kişiler bu haktan    mahrum bırakılmıştır.

Oysa ki, bu hüküm ile Anayasanın 125. maddesindeki    idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olduğuna    ilişkin kuralın açıkça ihlal edildiği düşünülmektedir. Çünkü,    arsa ve araziye ait asgari ölçüde birim değer tespitine ilişkin takdir    komisyonu kararları taşınmaz sahiplerini ilgilendirdiği halde anılan    hükümle taşınmaz sahiplerinin elinden dava açma hakkı alınmıştır. Her ne    kadar bir takım kurum ve kuruluşlara dava açma hakkı verilmiş ise de,    uygulamada çoğu zaman itiraza konu hükümde sayılan kurum ve kuruluşlar dava    açmamakta ve kesinleşen takdir komisyonu kararları nedeniyle mükellefler    yüksek tutarlarda vergi ödemekle karşı karşıya kalmaktadırlar.

İtiraza konu 213    sayılı Kanunun mükerrer 49. maddesinin (b) fıkrasının 3. bendindeki cümle    aynı zamanda, Anayasanın 36. maddesindeki herkesin, meşru vasıta ve    yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı    olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu yolundaki    hükme de aykırıdır. Çünkü, takdir komisyonunca yüksek tutarlı metrakere    birim değeri belirlenmesi durumunda bu belirlemeye göre hesaplanan verginin    hukuka uygun olmadığının ilgililer tarafından yargı mercileri önüne    taşınmasına olanak tanınması hak arama hürriyeti ve hukuk devleti ilkesinin    bir gereği olduğu halde anılan hüküm ile bu imkan mükelleflerin elinden    alınmıştır. Dolayısıyla itiraza konu hüküm yukarıda yer verilen Anayasa    hükümlerine aykırı olduğu düşünüldüğünden iptali için Anayasa Mahkemesine    başvurulması gerekmektedir.

Açıklanan    nedenlerle; Anayasanın 152. maddesi ile 2949 sayılı Kanunun 28. maddesinin    2. fıkrası uyarınca, 213 sayılı Vergi Usul Kanunun mükerrer 49. maddesinin    (b) fıkrasının 3. bendinde yer alan “Takdir komisyonlarının bu kararlarına    karşı kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum, teşekküller ve ilgili    mahalle ve köy muhtarlıkları onbeş gün içinde ilgili vergi mahkemesi    nezdinde dava açabilirler.” cümlesinin iptali için Anayasa Mahkemesine    başvurulmasına, oybirliğiyle karar verildi.”

III- YASA METİNLERİ

A- İptali İstenilen Yasa Kuralı

4.1.1961    günlü,  213 sayılı Vergi Usul    Kanunu’nun 3.4.2002 günlü, 4751 sayılı Kanun’un 1. maddesi ile değiştirilen    ve dava konusu kuralı da içeren Mükerrer 49. maddesi şöyledir:

Emlak vergisine ait bedel ve değerlerin    tespiti, ilanı ve kesinleşmesi:

Mükerrer Madde 49- (Değişik: 3/4/2002-4751/1    md.)

a)    Maliye ve Bayındırlık ve İskan bakanlıkları 1319 sayılı Emlâk Vergisi Kanununun    29. maddesi hükmü ile aynı Kanunun 31.    maddesi uyarınca hazırlanan tüzük hükümlerine göre bina metrekare normal    inşaat maliyet bedellerini, uygulanacağı yıldan dört ay önce müştereken    tespit ve Resmî Gazete ile ilân eder.

Türkiye    Ticaret, Sanayi, Deniz Ticaret Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği bu    bedellere karşı Resmî Gazete ile ilânını izleyen onbeşgün içinde Danıştay’da dava açabilir.

b)    Takdir komisyonlarının arsalara ve araziye ait asgari ölçüde birim değer    tespitine ilişkin dört yılda bir yapacakları takdirler, tarh ve tahakkuk    işleminin (Emlâk Vergisi Kanununun 33. maddesinin (8) numaralı fıkrasına    göre yapılacak takdirler dahil) yapılacağı sürenin    başlangıcından en az altı ay önce karara bağlanarak, arsalara ait olanlar    takdirin ilgili bulunduğu il ve ilçe merkezlerindeki ticaret odalarına,    ziraat odalarına ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları ile belediyelere,    araziye ait olanlar il merkezlerindeki ticaret ve ziraat odalarına ve    belediyelere imza karşılığında verilir.

Büyükşehir    belediyesi bulunan illerde takdir komisyonu kararları, vali veya vekalet vereceği memurun başkanlığında, defterdar veya    vekalet vereceği memur, vali tarafından görevlendirilecek tapu sicil müdürü    ile ticaret odası, serbest muhasebeci mali müşavirler odası ve esnaf ve    sanatkârlar odaları birliğince görevlendirilecek birer üyeden oluşan merkez    komisyonuna imza karşılığında verilir. Merkez komisyonu kendilerine tebliğ    edilen kararları onbeş gün içinde inceler ve    inceleme sonucu belirlenen değerleri ilgili takdir komisyonuna geri    gönderir. Merkez komisyonunca farklı değer belirlenmesi halinde bu değerler    ilgili takdir komisyonlarınca yeniden takdir yapılmak suretiyle dikkate    alınır.

Takdir komisyonlarının bu kararlarına karşı    kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum, teşekküller ve ilgili mahalle    ve köy muhtarlıkları onbeş gün içinde ilgili    vergi mahkemesi nezdinde dava açabilirler. Vergi mahkemelerince verilecek kararlar aleyhine onbeş gün içinde Danıştay’a başvurulabilir.

Kesinleşen    asgari ölçüde arsa ve arazi birim değerleri, ilgili belediyelerde ve    muhtarlıklarda uygun bir yere asılmak suretiyle tarh ve tahakkukun    yapıldığı yılın başından Mayıs ayı sonuna kadar ilân edilir.

Bakanlar    Kurulu bu fıkrada yer alan dört yıllık süreyi sekiz yıla kadar artırmaya    veya iki yıla kadar indirmeye yetkilidir.

c)    Yukarıdaki fıkralara göre, Danıştay ve vergi mahkemelerinde dava açılması    halinde, davalının onbeş gün içinde vereceği tek    savunma ile dosya tekemmül etmiş sayılır. Danıştay ve vergi mahkemelerince    bu davalar, dosyanın tekemmül ettiği tarihten itibaren en geç bir ay içinde    karara bağlanır.

d) (a)    ve (b) fıkralarındaki bina metrekare normal inşaat maliyet bedelleri ile    arsalara ve araziye ait asgari ölçüde birim değer tespitlerine ilişkin    süreleri gerektiği ölçüde kısaltmaya Maliye Bakanlığı yetkilidir.”

B- Dayanılan Anayasa Kuralları

Başvuru kararında, Anayasa’nın 2.,    36. ve 125. maddelerine dayanılmıştır.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi    İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca Serruh KALELİ, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet    AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla PERKTAŞ,    Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi    DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla 28.4.2011    günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından    işin esasının incelenmesine, oybirliğiyle karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararı ve ekleri,  Anayasa Mahkemesi Raportörü Melek ACU    tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa    kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer    yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Başvuru kararında,    213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 49. maddesninin (b) fıkrasının üçüncü    pragrafı gereğince emlak vergisi tahakkuk ettirilmesine dair işlemin,    dayanağı asgari ölçü birim tespitine ilişkin takdir komisyonu kararına    karşı emlak vergisi mükelleflerine dava açma hakkı tanımayan itiraz konusu    kuralın Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ileri    sürülmüştür.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun iptali istenilen 49.    maddesinde emlak vergisine ait bedel ve değerlerin tespiti, ilanı,    kesinleşmesi ve takdir komisyonları kararlarına karşı kimlerin yargı yoluna    başvurabilecekleri düzenlenmiştir. Buna göre maddede takdir komisyonlarının kararlarına karşı    kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum, teşekküller ve ilgili mahalle    ve köy muhtarlıklarının onbeş gün içinde ilgili vergi mahkemesi nezdinde    dava açma haklarının bulunmasına rağmen emlak vergisini ödeyecek olan    mükelleflerin dava açma hakkının bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti    eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve    özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni    kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan    kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı    denetimine açık olan devlettir.

Anayasa’nın hak arama hürriyetini    düzenleyen 36. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı    mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil    yargılanma hakkına sahiptir.” denilerek yargı mercilerine davacı ve    davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma    ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya zarara karşı    kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama veya    işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını    giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava    hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı    tanınması hak arama özgürlüğünün bir gereğidir.

Kanun koyucu itiraz konusu kural ile,    takdir komisyonlarınca belirlenen değerlere karşı vergi mükellefi olan ve    olaydan doğrudan etkilenebilecek kişilere dava açma hakkı verilmemekte    sadece yasada değinilen kurum ve kuruluşları harekete geçirerek, asgari ölçüde    arsa ve arazi birim değer tespitlerine karşı dava açılabilmesi imkanı    tanınmaktadır. Emlak vergisi mükelleflerinin ödeyeceği verginin    hesaplanmasında esas alınan takdir komisyonu kararları idari bir tasarruf    olduğu için buna karşı mükelleflere yargı yolunun kapatılması, Anayasayla    güvence altına alınmış olan hak arama hürriyeti ve hukuk devleti ilkesi ile    bağdaşmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kural,    Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

Kural Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı    görülerek iptal edildiğinden, Anayasa’nın 125. maddesi yönünden    incelenmemiştir.

Muammer TOPAL bu görüşe katılmamıştır.

Serruh KALELİ bu görüşe ek gerekçeyle katılmıştır.

VI- SONUÇ

4.1.1961 günlü, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun, 3.4.2002 günlü,    4751 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen Mükerrer 49. maddesinin (b)    fıkrasının üçüncü paragrafının “Takdir komisyonlarının bu kararlarına karşı    kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum, teşekküller ve ilgili mahalle    ve köy muhtarlıkları onbeş gün içinde ilgili    vergi mahkemesi nezdinde dava açabilirler.” biçimindeki birinci cümlesinin    Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,    Muammer TOPAL’ın karşıoyu    ve OYÇOKLUĞUYLA, 31.5.2012    gününde karar verildi.

 

Başkan

Haşim KILIÇ

Başkanvekili

Serruh KALELİ

Başkanvekili

Alparslan ALTAN

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Zehra Ayla PERKTAŞ

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

Üye

Burhan ÜSTÜN

Üye

Engin YILDIRIM

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Celal Mümtaz AKINCI

Üye

Erdal TERCAN

Üye

Muammer TOPAL

Üye

Zühtü ARSLAN

EK GEREKÇE

Mahkememiz itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 2. ve    36. maddelerine aykırı olduğu, 125. maddesi yönünden incelemeye gerek    görülmediği nedenleri ile iptal hükmü kurmuş ise de, iptal gerekçeleri    arasında Anayasa’nın 125. maddesinin de bulunması gerektiği nedeniyle    karara ek gerekçe ile katılınmıştır.

Anayasa’nın 125. maddesi idarenin her türlü eylem    ve işleminin yargı yoluna açık olması zorunluluğunu getirdiğinden,    anayasada sayılan ayrık durumlar dışında idarenin eylem ve işlemlerinin    kimi kişi ya da kurum yönünden yargı denetimine kapatma sonucu doğuracak    yasal düzenleme Anayasa’nın 125. maddesi birinci fıkrası hükmüne açık    aykırılık teşkil edecektir. Düzenlemede “takdir komisyonlarının arsalara ve    araziye ait asgari ölçüde birim değer tespitine ilişkin yapacakları takdir    kararlarına karşı kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum, teşekküller    ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları on beş gün içinde ilgili vergi    mahkemesi nezdinde dava açabilirler” cümlesi idarenin işlemine karşı yargı    yolunun açık tutuyor gibi gözükse de, dava açabilecekler arasında işlemin    muhatabı ihtilafda menfaattar olan, verginin    muhatabı mükellef     kişiler yönünden İDARENİN BU     İŞLEM VE EYLEMİNİ  yargı    denetimine KAPATTIĞI AÇIKTIR. Açıklık ifadesi kamu-özel ayrımı    yapılmaksızın “herhangi” kimselere değil “herkese” karşı açık olmayı ifade    eder.

Demokratik hukuk devletinde kamu gücüne karşı zayıf    bireyin etkin ve genel denetim ile hukuki korunma olanaklarından, güvence    alanlarının genişletilmesi yönünde yararlandırılması gerekir iken itiraz    konusu idari işlemin denetlenmesine kimi kişiler yönünden sınırlama getiren    kural ile birey yönünden hak arama özgürlüğü yolu kapatılmakla birlikte    idare yönünden de bizatihi idari işleminin denetletilmesi de engellenmiş    olup düzenleme Anayasa’nın 36. maddesi yanında Anayasa’nın 125. maddesine    de birlikte aykırılık taşır. Demokratik    hukuk devletinde idari işleminin denetiminin asıl, Anayasal istisna    olmadığı durumlarda ise bunu engelleyen itiraz konusu kural gibi düzenlemelerinde    Anayasa’nın 125. maddesine  aykırı olmadığı ya da ilgisi    bulunmadığını söylemeye olanak yoktur. İdarenin kimi işlemlerinin kişi    hukukunu etkilemeye başladığı andan itibaren yargı denetimine    kapatılamayacağı dikkate alındığında (Anayasa Mahkemesi’nin 21.9.1995 tarih    E.1995/96, K.1995/46) kimileri yönünden de kapatılamayacağı açıktır.    Anayasa’nın 125. maddesinde yer alan kuralın yönetimin kamu hukuku ya da    özel hukuk alanına giren tüm eylem ve işlemlerini kapsadığı açık olduğunda    mahkemenin itiraz konusu     kuralı 125. maddesi yönünden incelememiş olması esasda bir eksikliktir.

 

Başkanvekili

Serruh KALELİ

 

 

KARŞIOY    GEREKÇESİ

İtiraz konusu düzenlemede “Takdir komisyonlarının    bu kararlarına karşı kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum,    teşekküller ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları onbeşgün içinde ilgili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilirler.” hükmü yer    almaktadır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 14.    maddesinin 3/d bendinde, dilekçelerin idari davaya konu olacak kesin ve    yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı yönünden inceleneceği; 15.    maddesinin 1/b bendinde ise, anılan maddenin 3/d bendinde yazılı halde    davanın reddine karar verileceği hüküm altına alınmıştır.

Anılan kurala göre idari yargıda, idarenin kamu    gücüne dayanarak yaptığı tek taraflı, kişilerin hukukunu etkileyen, kesin    ve yürütülmesi zorunlu işlemlerinin idari davaya konu olabileceği kabul    edilmektedir. Vergi uyuşmazlıklarında kesin ve yürütülmesi zorunlu işlemler    ise, ihbarname veya ödeme emri tebliği, tahakkuk fişi kesilmesi veya vergi tevkifatı yapılması gibi işlemlerdir. Bu durumda, vergi    dairelerinin, idari işlevleriyle ilgili olarak vergi hukuku alanında tesis    ettikleri uygulanabilir nitelikte, yükümlünün hukukunu doğrudan etkileyen    ve onların hak ve yükümlülüklerinde değişiklik veya yenilik yaratan irade    açıklamalarının idari davaya konu teşkil edeceğinde kuşku yoktur.

Bu bağlamda, ihbarname ve dayanağı olan takdir    komisyonu kararlarına karşı açılan davalarda takdir komisyonu kararının    esasının incelenmesi gerekmektedir ki, bu durum zaten Danıştay vergi dava    dairelerinin içtihatlarındandır.

İtiraz konusu kuralda ise kanunkoyucu,    emlak vergisi ile ilgili karar ve işlemlerin tek tek    mükelleflere tebliğinin zorluğunu ve bunlar tarafından açılacak dava    sayısının idari yargı yerlerinin kaldırabileceklerinden çok fazla olacağını    göz önünde bulundurarak, bu kararların, mükellefleri temsil ettikleri    varsayılan kurum, teşekkül ve muhtarlıklara tebliğini, davanın da bunlar    tarafından açılabileceğini düzenlemiştir.

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda, dava konusu    düzenleme ile, anılan kanun hükmü ve idari yargı    ilkelerine göre dava konusu edilemeyen takdir komisyonu kararlarına karşı,    içeriği emlak vergisine ilişkin olmak kaydıyla, düzenlemede belirtilen    kuruluşlarla sınırlı olarak dava açma imkanı getirilmiştir.  Bu duruma göre, mükelleflerin anılan    komisyon kararlarına karşı dava açması Anayasa Mahkemesi’nin iptal    kararından sonra da mümkün görülmemektedir. Mükelleflerin emlak vergisine    ve dayanağı takdir komisyonu kararına karşı dava açabilmesi ise, düzenlemenin    iptalinden önce de idari yargının genel ilkelerine göre mevcuttur.    Dolayısıyla iptal kararı dava açma hakkını genişletmemiş, mükelleflere dava    açma hakkı yolunda yeni imkanlar sağlamamıştır.    Çünkü itiraza konu düzenleme dava açma hakkını kısıtlamamakta, aksine, kamu    yararına, düzenlemede yer verilen kuruluşlara, mükelleflere tanınmayan dava    açma hakkını tanımaktadır. Bu nedenle düzenlemenin Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerine aykırı bir yönü    bulunmamaktadır.

Yine dava konusu düzenlemenin iptali istemiyle    açılan davada Anayasa Mahkemesi’nin 19.3.1987 günlü, E.1986/5, K.1987/7    sayılı kararında; “Bu metinden açıkça anlaşıldığı    gibi takdir komisyonlarının kararlarına karşı, Emlak Vergisi mükelleflerine    doğrudan bir dava hakkı tanınmamıştır. Ancak, bu durumun,    dilekçede öne sürüldüğü gibi Anayasa’nın “hak arama hürriyeti”ni    düzenleyen 36. maddesinin birinci fıkrasına, dilekçede değinilmediği halde    söz konusu iddia ile ilgili olan ve gerekçe ile bağlı olmayan mahkememizin re’sen dikkate aldığı “idarenin her türlü eylem ve    işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” diyen Anayasa’nın 125. maddesinin    birinci fıkrasına aykırı bir yönü yoktur. Çünkü, mükellefin dava    hakkı; takdir komisyonlarının kesinleşen asgari arsa ve arazi birim    değerleri üzerinden vergi tarhiyatı yapılıp, mükellefe tebliğ edildikten    sonraki aşamada mevcuttur. Her ne kadar beyan sahibinin beyan ettiği    matraha itirazı söz konusu değilse de, asgari ölçüdeki beyanın, ihtirazi kayıtla verilmesi mümkün olduğu gibi, asgari    ölçünün altında beyanda bulunmayı engelleyen bir hüküm yoktur. Söz konusu    madde ile takdir komisyonlarının kararlarına karşı mükellefe doğrudan    itiraz ve dava açma hakkı tanınmaması, milyonlarca mükellefi bulunan Emlak    Vergisi’nin tahakkuk ve tahsilini mümkün kılmak amacına yöneliktir.    Verginin tarh edilip tebliğinden sonra, mükellefin takdir komisyonu    kararlarını da kapsayan dava hakkı doğmaktadır. Bu nedenle söz konusu    fıkranın ikinci bendinin Anayasa’nın 36. ve 125. maddelerine aykırı bir    yönü yoktur” gerekçesiyle, söz konusu maddenin Anayasa’ya aykırı olmadığına    ve iptal isteminin reddine karar verilmiştir.

Takdir komisyonlarınca belirlenen    değerlere karşı, vergi mükellefi olan ve olaydan doğrudan etkilenen kişilere    dava açma yetkisinin tanınmaması, anılan kararda da belirtildiği gibi,    komisyonların kesinleşen asgari arsa ve arazi birim değerleri üzerinden    vergi tarhiyatı yapılıp, mükellefe tebliğ edilmesinden sonra komisyon    kararı ile birlikte dava açılmasına ve açılan davaya bakılmasına engel    değildir.

Açıklanan nedenlerle, kuralın    mükellefin hak arama hürriyetini engelleyen, mükellefe yargı yolunu kapatan    bir niteliğinin bulunmadığı ve yasakoyucunun    takdir hakkı çerçevesinde getirildiği anlaşıldığından, düzenlemenin iptali    yönündeki karara katılmıyorum.

 

Üye

Muammer    TOPAL

Konya SMMM Odası 12. Anadolu Odaları Eğitim Semineri

  • KONYA SMMM ODASI 12. ANADOLU ODALARI EĞİTİM SEMİNERİ
  • AÇILIŞ KONUŞMASI
  • YMM. Nail SANLI TÜRMOB Genel Başkanı
  • 9 Ekim 2012, Antalya
  • Sayın Başkanlar, Hocalarım, Değerli Konuklar, Sevgili Meslek Mensupları,
  • Konya Odamız tarafından bu yıl onikincisi düzenlenmekte olan Anadolu Odaları Eğitiminin açılışında bulunmaktan duyduğum memnuniyeti dile getirerek sözlerime başlamak istiyorum. Konya Odamızın bu geleneksel hale gelmiş Seminerinin her geçen yıl farklı mesleki ve akademik konularla yapılıyor olması muhasebe meslek camiasının üst örgütü TÜRMOB olarak bizi mutlu ediyor ve gururlandırıyor. Başta Oda Başkanı İsmail Bey ve tüm emeği geçenlere bu semineri geleneksel hale getirdikleri için teşekkür ediyorum.
  • Bu seminerde Hocalarımız, konunun uzmanları ve bürokratlar yeni TTK, Uluslararası Finansal Raporlama Standartları ve Bağımsız Denetim konularında güncel bilgileri bizlere aktaracaklar.
  • Ben de müsaadenizle bu konularda ki görüşlerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.
  • Değerli Konuklar,
  • İşletmelerimizin uluslararası piyasalara daha rahat entegre olabilmeleri, şeffaflaşabilmeleri ve kurumsal bir yapıda faaliyetlerini yürütebilmeleri için uzun bir hazırlık dönemi sonrası 14 Şubat 2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu (yeni TTK) finansal raporlama ve bağımsız denetim alanında devrim niteliğinde düzenlemeler getirmekteydi.
  • Ancak, maalesef 6335 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle finansal raporlama ve bağımsız denetim alanında yeni TTK önemli bir yara almıştır. Zira; ülkemizdeki işletmelerin yaklaşık %99,2′ sini oluşturan KOBİ’ler bağımsız denetime tabi iken (anonim şirket bazında yaklaşık 90.000 şirket bu kapsamdaydı), 6335 sayılı yasa ile bağımsız denetime tabi olacak şirketlerin Bakanlar Kurulunca belirlenmesi yönünde bir düzenleme değişikliği yapılmıştır.
  • Duyumlarımıza göre; hazırlık aşamasında olan Bakanlar Kurulu Kararında zaten hali hazırda bağımsız denetime tabi; halka açık, sermaye piyasasında faaliyette bulunan işletmeler ile sermaye piyasası kurumları, bankalar ve sigorta şirketleri yanı sıra bağımsız denetime tabi olma kriteri şu şekilde düşünülmektedir:
  • Aşağıda yer alan üç ölçütten en az ikisini sağlayan sermaye şirketleri bağımsız denetime tabi olacaktır. Bunlar;
  • > Aktif büyüklüğü 150 milyon ve üstü TL olmak,
  • > Yıllık net satış hasılatı 200 milyon ve üstü TL olmak,
  • > Çalışan sayısı 500 ve üstü olmak.
  • Bu kriterlere baktığımızda, toplam yaklaşık denetlenebilir 700.000 sermaye şirketinin sadece 1500-1600 civarının bağımsız denetime tabi olacağı anlaşılmaktadır.
  • Ayrıca, yeni TTK hükümlerine göre, bağımsız denetime tabi olmayan bu şirketlerin finansal tablo üretme yükümlülükleri ise devam etmektedir. Finansal tablo tüm kesimlerin ihtiyacı için üretilmekte ve bağımsız denetim ile sigortalanmaktadır. 6335 sayılı yasa ile değişik TTK mad.64 ile defterlerin Vergi Usul Kanunu kapsamında tutulmasına yönelik geri bir adım atılmış oldu. Mad.69’da ise finansal tabloların Türkiye Muhasebe Standartlarına uygun hazırlanacağı yer almaktadır. Bu durum çift finansal tablo ve çok başlılığa geri dönmek demektir. Söz konusu değişikliği hiç bir kesim sahiplenmezken, neden olarak siyasi tercih ve kararlar gösterilmektedir. Bizim görüşümüze göre ise muhasebe ve denetim uygulamalarında siyasi karar ve tercihlerin yeri olmamalıdır. Aksi takdirde uluslararası standartlardan uzaklaşmış oluruz. 6335 sayılı yasa ile değiştirilen yeni TTK maddeleri arasında çelişkiler ortaya çıkmış ve Kanunun zemini ve omurgası kaymıştır. Birbiriyle ilintisi nakış gibi işlenmiş yeni TTK’nın maddeleri arasındaki bağ 6335 sayılı Yasa değişikliği ile kopmuştur.
  • Dolayısıyla finansal raporlama ve bağımsız denetim alanında yeni Türk Ticaret Kanunu önemli anlamda tırpanlanmıştır. Başlangıçta beklediğimiz şirketlerimizin şeffaflaşması, kurumsallaşması ve uluslararası piyasalara açılması zamana bırakılmış, ötelenmiştir. Sonuçta, ülke olarak bir fırsatı daha elimizin tersiyle itmekteyiz.
  • Üstelik, şu haliyle denetim alanında eski Türk Ticaret Kanunun var olan iyi- kötü murakıplık sistemi de ortadan kalktı ve sermaye şirketleri tamamen denetimsiz kaldılar. Bu durumun ülkemizin finansal raporlama ve bağımsız denetim alanındaki uygulamalarına ve prestijine yakışmadığını düşünüyoruz.
  • Bu durum ilgili kesimlerin yeni Kanun ve getirdiği düzenlemelere karşı olan zevk, dinamizm ve heyecanı da azaltmıştır.
  • Sayın Katılımcılar,
  • KOBİ’lerin finansal raporlama standartları ve bağımsız denetim uygulamalarının dışında kalması, bankacılık sektörünün Basel II ve Basel III kriterleri açısından da bir aykırılık teşkil etmektedir. Zira, bankacılık sektörünün bu evrensel kriterleri şeffaflık ve kurumsal yönetim kavramlarını ön plana çıkarmıştır.
  • KOBİ bilançolarının kredilendirmeye uygun olmaması, kayıt dışı işlemlerin bulunması KOBİ’lerin derecelendirme aşamasında yaşayacakları zorlukların başında gelmekte ve düşük derecelendirme notu nedeniyle kredi temininde güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. KOBİ’erin en iyi dereceyi alabilmeleri ise sağlıklı bir finansal raporlama sistemi ve bağımsız denetim ile mümkündür.
  • KOBİ’lerin bağımsız denetim de dahil sağlıklı bir finansal raporlama sistemine sahip olmalarının çok çeşitli faydaları bulunmaktadır:
  • > Daha kolay finansman temini ve halka açılma,
  • > Finansal itibar
  • > Sermaye maliyetinin azaltılması
  • Bu faydaları çok açık ve net bir şekilde iş alemine ve KOBİ’lere anlatıyoruz ve anlatmaya devam edeceğiz.
  • Basel II ve Basel III kriterlerine göre, bankalar kredi taleplerini değerlendirirken müşteri şirketlerin uluslararası standartlara göre bağımsız denetimden geçmiş finansal tablolarını esas almaktadırlar. Bu nedenle kredi almak isteyen bir KOBİ için finansal tablolarını uluslararası standartlara göre hazırlaması ve bağımsız denetimden geçirtmesi evrensel bir gereklilik halini almıştır. Global ekonomik dünyanın bir parçası olarak ülkemiz KOBİ’lerinin de, uluslararası düzeyde pazar paylarını artırabilmeleri ve şeffaf bir yapıda kredi temin edebilmeleri açısından bu gerekliliğin, yani bağımsız denetimin, dışında kalmaları düşünülemez.
  • Sayın Konuklar,
  • Muhasebe meslek mensupları olarak biz, bağımsız denetime tabi olacak şirketlerin sayısının daha geniş tutulmasını ve bu şirketlerimizin biran önce çağdaş finansal raporlama ve bağımsız denetimle tanışarak şeffaflaşmalarını ve dış pazarlara açılmalarını istiyoruz.
  • Biz KOBİ’lerin Gelişen İşletmeler Piyasasında halka açılmaları için kaliteli ve çağdaş bir finansal raporlama uygulamasına, bağımsız denetime tabi olmalarını bekliyoruz.
  • Değerli Meslektaşlarım,
  • 660 sayılı KHK ile muhasebe standartları ve bağımsız denetim alanında yeni düzenlemeler bizi bekliyor. Bu düzenlemelerin başında şu anda taslak halinde görüşlere açılmış olan Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun (KGK) hazırladığı “Bağımsız Denetim Yönetmeliği” gelmektedir.
  • 2000’li yılların başlarında ABD’de yaşanan Enron skandalı sonrası şirketlerin finansal tablolarının doğruluğu ve güvenilirliğinin temel sigortası olan bağımsız denetim uygulamaları sorgulanmaya başlanmıştır. Bu kapsamda öncelikle ABD’de ve sonrasında Avrupa Birliği ve tüm dünya ülkelerinde bağımsız denetimin kalitesini ortaya koymak üzere Kamu Gözetim Kurullarının oluşturulmaya başlandığı görülmektedir. Bu gelişmeler kapsamında ülkemizde de 660 sayılı KHK ile Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu oluşturulmuş oldu. Bu uluslararası gelişmeler çerçevesinde beklenen bir gelişmeydi.
  • 660 sayılı KHK genel olarak incelendiğinde muhasebe mesleği ile ilgili olarak;
  • > “muhasebe standartları”,
  • > “denetim standartları” ve
  • > “kamu gözetimi”
  • olmak üzere 3 temel konu üzerinde düzenlemeler getirerek, bu 3 alanda yetkili tek ve güçlü bir otorite kurulmasını amaçlayan bir KHK özelliği taşımaktadır. Bu açıdan yeni Kurula uluslararası uygulamalardan çok farklı olağanüstü bir güç verilmesine neden olduğu görülmektedir.
  • Başta ABD’de ve sonrasında Avrupa Birliği ve diğer ülkelerde uygulamaya geçen Kamu Gözetim Kurullarının esas işlevi bağımsız denetim faaliyetinin gözetimini yapmaktır.
  • 660 sayılı KHK ile kurulan Kamu Gözetim Kurulunu diğer ülke Kamu Gözetim Kurullarından ayıran temel özellik, bizim Kurulumuzun hem muhasebe standardını, hem denetim standardını belirlemesi, hem de bağımsız denetimin kural ve esaslarını belirleyip, bağımsız denetimin gözetimini yapmasıdır. Uluslararası uygulamalar incelendiğinde ise; muhasebe standardını, denetim standardını belirleyen kurumlar ile bağımsız denetimin gözetimini yapan kurumun farklı kurumlar oldukları görülmektedir. Böyle olması olası çıkar çatışmalarının engellenmesi açısından gerekli görülmektedir. Örneğin; ABD’de muhasebe standartlarını FASB adlı Finansal Muhasebe Standartları Kurulu belirlerken, bundan tamamen bağımsız Amerikan muhasebe meslek örgütü AICPA-Amerikan Mali Müşavirler Enstitüsü denetim standartlarını belirlemekte, denetim uygulamalarının gözetimi ise PCAOB adlı kamu kurumu niteliğindeki ve bizim yeni Kurulumuza muadil Kamu Gözetim Kurulu tarafından yürütülmektedir.
  • Dolayısıyla bizde Kamu Gözetimi Kurulu aslında uluslararası uygulamalarda meslek örgütlerinin belirlediği denetim standartlarını belirleme yetkisini de kendi uhdesine almıştır. Aslında olması gereken denetim standartlarının meslek örgütümüz TÜRMOB tarafından, bizim tarafımızdan belirlenmesidir.
  • Değerli Arkadaşlarım,
  • 660 sayılı KHK; ülkemizde bulunan bağımsız denetim alanındaki parçalı, çok başlı ya da bölüntülenmiş olarak ifade ettiğimiz yapının sona ermesine neden olmuştur. Zira ülkemizde çeşitli alanları düzenleyen SPK, BDDK, Hazine Müsteşarlığı, EPDK vb kurum ve kuruluşların bağımsız denetime ilişkin farklı düzenleme ve uygulamaları ve meslek mensuplarımızı (SMMM ve YMM ruhsatlı kişiler) yıllardır sıkıntı içine sokan çok başlı yapı söz konusu KHK ile ortadan kalkmakta, bağımsız denetim alanında tek başlı bir yapıya geçiş sağlanmaktadır. Başka bir ifadeyle bu alanda yetkili olan yukarıda sayılı tüm kurum ve kuruluşların yetkileri bu KHK ile ellerinden alınmıştır. Ancak, bu kurumların kendi alanlarını düzenleme yetkileri devam etmektedir. Örneğin, SPK sermaye piyasasını düzenleyici ve denetleyici otorite olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
  • SPK tarafından başlatılmış uygulamalar bu kapsamda Kamu Gözetimi Kurulu tarafından kabul görmektedir. Örneğin; Kamu Gözetim Kurulu tarafından 2012 yılı sonuna kadar yapılacak SPK Bağımsız Denetim Lisanslama sınavları kabul görmüştür. Aynı şeyi biz de TÜRMOB Bağımsız Denetim Eğitimleri için bekliyor ve talep ediyoruz. Kamu Gözetim Kurulunun başlatmış olduğumuz eğitimleri kabul etmesini istiyoruz.
  • Değerli Arkadaşlarım, Sayın Konuklar,
  • Muhasebecilik mesleği uluslararası gelişmelere paralel olarak gün geçtikçe yeni uzmanlık alanlarıyla tanışmaktadır. Bu alanlardan birisi de halka açık şirketler, bankalar ve sigorta şirketleri için öteden beri var olan yeni Türk Ticaret Kanunu ile kapsamı genişleyen bağımsız denetim alanıdır. Bağımsız denetim; muhasebe mesleğinden ayrı bir meslek değil, muhasebe mesleğinin teknik bir uzmanlık alanıdır. Bu nedenle; gerek 660 sayılı KHK’da gerekse şu aşamada taslak halinde olan ve Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulunun resmi internet sitesinde kamuoyunun görüşlerine açılmış “Bağımsız Denetim Yönetmelik Taslağı”nda bağımsız denetimin ancak meslek mensupları (SMMM ya da YMM ruhsatı almış kişiler) tarafından yürütüleceği amir hüküm olarak esas alınmıştır.
  • Ancak; Yönetmelik Taslağı incelendiğinde; bağımsız denetim faaliyetinin uygulayıcı yönü olan meslek mensuplarımızın ve Birliğimiz TÜRMOB’un ihmal edildiği görülmektedir. Bağımsız denetim sürecinin hiçbir aşamasında ve unsurunda TÜRMOB’a herhangi bir atıf söz konusu olmayıp, sürecin hiçbir noktasında TÜRMOB ile işbirliği ve istişare öngörülmemiştir.
  • Oysa; uluslararası uygulamalarda başta ABD’de Kamu Gözetimi Kurulu ve Avrupa Birliğinin çoğu ülkesinde; bu Kurulların meslek örgütleriyle istişare halinde ve uyumlu bir şekilde çalıştıkları görülmektedir. Meslek mensubu denetçilerin sicilleri ve kütükleri üyesi bulundukları meslek örgütlerinde tutulmakta; denetçi eğitimleri dahil tüm mesleki eğitimler ve denetim sınavları ile birlikte tüm mesleki sınavlar meslek örgütleri tarafından yapılmaktadır. Denetçilerin disiplin dosyaları da meslek örgütlerinde takip edilmektedir. Bu kapsamda Kamu Gözetim Kurullarının odaklandığı nokta yapılan bağımsız denetimin denetim standartlarına uygunluğunun gözetimi olmakta, bu çalışmayı yürütürken her türlü bilgiyi meslek örgütünden elektronik ortamda bir işbirliği içinde temin etmektedirler. Bu güzel bir işbirliği örneğidir ve temeli gözetim kurullarının bazı yetkilerini meslek örgütlerine devretmesiyle mümkündür.
  • Değerli Arkadaşlarım,
  • Hepinizin bildiği üzere TÜRMOB olarak Yeni Türk Ticaret Kanununun getirdiği başta bağımsız denetim olmak üzere yeni uygulamalar için meslek mensuplarımızı hazırlamak üzere 2011 yılında bir Bağımsız Denetim Eğitim Seferberliği başlattık. TÜRMOB meslek mensuplarından hiçbir eğitim ücreti talep etmeksizin, kendi kaynaklarını kullanarak büyük bir projeye girişmiştir. Öncelikle bağımsız denetçi eğitimini yürütecek eğitimcilerin eğitim programı tamamlanmış ve sonrasında denetçi eğitimi programları başlatılmıştır. Şu aşamada ülke genelinde meslek odalarında 40.000’in üzerinde meslek mensubunun bağımsız denetim eğitimleri tamamlanmak üzeredir. Bu KHK ile bağımsız denetim eğitimlerinin önemi bir kat daha artmış bulunmaktadır.
  • Konuya ilişkin Yönetmelik taslağı ile getirilmek istenen eğitim programı zaten TÜRMOB tarafından üyelerine verilmeye başlandığına göre, ülke kaynaklarının etkin kullanımı açısından en uygun yol TÜRMOB eğitimlerinin Kamu Gözetim Kurulu tarafından kabul görmesidir.
  • Benzer şekilde uluslararası uygulama ve gelişmelere paralel olarak ;
  • • Denetçilerin eğitimleri yanı sıra denetçilik sınavlarının;
  • • Denetçilerin sicil ve kütüğünün oluşturulması işlemlerinin;
  • • Denetçilerin disiplin ve soruşturmalarının,
  • • Bağımsız denetim standartlarının belirlenmesinin,
  • mesleğin üst Birliği TÜRMOB’a devredilmesi gerekmektedir.
  • Uluslararası gelişmelere paralel olarak Kamu Gözetimi Kurulu esas olarak bağımsız denetim faaliyetinin kalitesine odaklanmalı ve bağımsız denetim kuruluşları ve denetçileri üzerinde etkin bir gözetim sistemi kurmalıdır. Ancak bu şekilde; ABD’de 2000’li yılların başında yaşanan Enron skandalı benzeri muhasebe usulsüzlükleri ve denetim ihlallerinin önüne geçmek mümkün olabilecektir.
  • Hepsinden önemlisi şudur ki, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu faaliyetlerini yürütmesi için muhasebe mesleğinin üst Birliği olan TÜRMOB’un 23 yıllık mesleki deneyimine ve gücüne, meslek mensuplarının gayret ve çalışmalarına gereksinimi olduğu ortadadır. TÜRMOB olarak Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu ile bir işbirliğine hazır olduğumuzu bir kez daha ifade eder, ülkemizde bağımsız denetim uygulamalarının başarısı açısından iki kurum arasındaki işbirliğinin zaten beklenen doğal bir sonuç olduğunu vurgulamak isterim. Zira bağımsız denetim faaliyeti; bağımsız denetçi yani biz meslek mensubu SMMM ve YMM’ler olmadan yürütülemez. Böyle bir bağımsız denetim faaliyeti hayal ediliyorsa; bu olsa olsa öğretmensiz bir okulda verilen eğitime benzer.
  • Sayın Katılımcılar,
  • Sözlerime son verirken, Konya Odamıza geleneksel hale getirdiği Anadolu Odaları Eğitim Seminerlerinin bu onikincisini düzenlediği için tekrar teşekkür ediyor ve oturumların başarılı ve verimli geçmesini diliyorum.

Çorum SMMM Odası'nın Yeni Hizmet Binası Açılışı Yapıldı

 

TÜRMOB’un
katkılarıyla yaptırılan Çorum SMMM Odası’nın yeni
hizmet binası 14 Eylül 2012 tarihinde Genel
Başkanımız Ymm. Nail SANLI tarafından hizmete
açılmıştır